Ankara’nın başkent oluşu, bir sabah alınmış ani bir karar değildir. Bu şehir, uzun bir süre boyunca devletle yan yana durmayı öğrenmiştir. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Ankara, imparatorluğun gürültülü merkezlerinden biri değildi; ama güven veren bir yerdi. Güven, başkentler için gösterişten daha değerlidir. Ankara, bu güveni yavaş yavaş inşa etmiştir.
Osmanlı’nın son döneminde merkezî otorite sarsılırken, Ankara çözülmedi. Şehir, idari olarak büyümese bile ayakta kalma kabiliyetini korudu. Yerel düzen, toplumsal denge ve üretim ritmi bozulmadı. Bu durum, Ankara’yı devlet için öngörülebilir bir zemin hâline getirdi. Öngörülebilirlik, modern devletin en çok ihtiyaç duyduğu şeydir.
Ankara’nın coğrafî konumu, bu süreçte belirleyici oldu. Ne cephe hattındaydı ne de tamamen korunaklıydı. Şehir, ulaşılabilir ama savunulabilir bir noktadaydı. Bu denge, Ankara’yı stratejik kıldı. Devlet, kendini yeniden kurarken böyle yerlere yönelir. Ankara, bu yönelimin doğal adreslerinden biri hâline geldi.
Başkentliğe hazırlık sürecinde Ankara’nın en büyük avantajı, aşırı merkezleşmiş olmamasıydı. Büyük şehirlerin taşıdığı alışkanlıklar, dirençler ve çıkar ağları burada yoktu. Bu yokluk bir eksiklik değil; bir imkândı. Yeni bir düzen, Ankara’da daha rahat nefes alabilirdi. Şehir, eskiyi tamamen reddetmeden yeniyi kurmaya müsaitti.
Ankara’nın modernleşme süreci, bu yüzden bir temizlik operasyonu gibi yaşanmadı. Ne geçmiş bütünüyle tasfiye edildi ne de eski yapılar kutsandı. Şehir, ikisi arasında ölçülü bir mesafe bıraktı. Bu mesafe, devletin yeniden yapılanmasına alan açtı. Ankara, devlet için bir deney sahası değil; yerleşme alanı sundu.
Milli Mücadele yıllarında Ankara’nın üstlendiği rol, bu birikimin sonucudur. Şehir, savaşın yalnız askerî değil; idarî ve toplumsal yükünü de taşıyabildi. Bu taşıma kabiliyeti, sonradan edinilmiş bir özellik değildi. Ankara, tarih boyunca yük taşımaya alışmıştı. Modern devletin yükünü de bu alışkanlıkla karşıladı.
Başkentlik kararı alındığında Ankara şaşırmadı. Şehir, bu rolü yadırgamadı. Çünkü Ankara, kendini bir vitrin olarak değil, bir merkez olarak düşünmeye alışmıştı. Merkez olmak, bağırmak değil; toplamak demektir. Ankara, toplama işini iyi bilen bir şehirdi.
Bu yüzden Ankara’nın başkent oluşu, şehirde bir kopuş yaratmadı. Hayat bir anda değişmedi; ama yön kazandı. Şehir, yeni devletin diliyle konuşmayı öğrendi; ama kendi sesini kaybetmedi. Bu denge, Ankara’yı kalıcı bir başkent yaptı. Geçici çözümler, geçici başkentler üretir. Ankara, geçici değildi.
Başkentlik, Ankara için bir ödül değil; bir sorumluluktu. Şehir, bu sorumluluğu taşımayı kabul etti. Kabul etmek, istemekten daha zordur. Ankara, bu zorluğu göze aldı.